Hissetmeye çalışalım Peygamber Efendimiz’in oyununun sıcaklığını… Ve bir namaz sonrası çocuğumuzun zihninde bir oyun sıcaklığıyla ölümsüz kalalım… Namaz sonrası çocuğun dünyasına girmek için, namazdan sonra çocuğu kucağımıza alıp yanaklarından öpsek… Ona sevgimizin en sıcak yüzünü göstersek, onu şefkatimizin doruklarında gezdirsek…
Rasûlullah’ın, “Benim on tane çocuğum vardır, onlardan hiçbirini öpmedim” diyen bir adama doğru bakıp da, sonra da “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” buyurması sanki namaz sonrası çocuğu öpüp kucaklamanın önemini bize hissettirir gibidir. (Buhari, Kitabü’l-Edeb, 26)
Çocuğumuzla namaz kıldıktan sonra; hayatın merkezine oyunu koyan çocuğa, her zaman dua ve sevgimizin sıcaklığını göstererek değil de, bazen oyunun cazibesini namaz sonrasına da taşıyarak yakınlaşabiliriz. Bir namaz sonrası çocuğunun yanağını öpen, çocuğunu kucağına alarak saçlarını okşayan bir anneye hangi çocuk duyarsız kalabilir ki… Çocuğuyla namaz sonrası oynayan bir babayı hangi çocuk unutabilir ki…
Peygamberimiz de torunlarıyla oynardı, hissetmeye çalışalım Peygamber Efendimiz’in oyununun sıcaklığını… Ve bir namaz sonrası çocuğumuzun zihninde bir oyun sıcaklığıyla ölümsüz kalalım…
Bir gün Peygamber Efendimiz otururken, Hasan ve Hüseyin güreşmeye başladı. Hz. Peygamber gülerek, “Ha gayret Hasan göreyim seni, Hüseyin’i yakala!” diyerek Hz. Hasan’ı kayırdı. Hz. Ali ise, “Ya Rasûlallah, sen Hüseyin’i kayırmalı değil miydin? O daha küçüktü” diye sordu. Hz. Peygamber de, “Baksana Cebrail de ha gayret Hüseyin seni göreyim diyor” buyurdu. (Zehebi, Şemseddin Muhammed, Tarihu’l-İslam, 3/9)
Hz. Peygamber dilini çıkarır, torunu Hasan’a doğru uzatırdı. Çocuk, dilin kızıllığını görünce neşe ile dolardı. (Suyuti, Tarihu’l-Halife, 189)
Rivayet edildiğine göre Rasûlullah, Hasan ve Hüseyin’i sırtına almış ve ellerini yere koyup yürürken, “Ne güzel, ne güzel! Sizler ne güzel süvari, deveniz de ne güzel” dediği defalarca görülmüştür. (Tevfik, Ebu İlm, Fatıma, 57) Bu örneklerde görüldüğü üzere çocukla en etkili iletişim yolu, oyundur. Çocukla namaz öncesi kurulan güçlü diyalog, namaz sonrasında da devam ederse, çocuk namaza sadece namaz kılarsam ‘babam bana oyuncak alır, hediyeler verir”, düşüncesiyle yaklaşmaz. Bilakis çocuk anne-babanın tutarlı davranışları vasıtasıyla namazın da oyun kadar vazgeçilmez olduğunun ayrımına varabilir
Secdeye kapanılır. Secde boyun bükmüş, teslim olmuş, her kapıyı kapatıp, bir kapıya müracaat etmiş olanların ilticasıdır. Secdenin gıdası tevbe, takva, iltica ve gözyaşıdır.
Secde; aşk ve yakınlık makamı, makamların en yücesi… Secde, kişinin en şerefli ve duyularının hepsinin bir arada bulunduğu uzvu olan yüzünü Yüce Allah’ın huzurunda toprağa sürmesidir. En güzel namaz, alt şuur seviyesinden en üst şuur seviyesine kişiyi taşıyan namazdır. Bu noktada Allah’a duyulan saygı ve sevginin bedenen ifade edilişinde esas olan, boyun eğip teslim olunarak saygı gösterilenin huzurunda kıyam, rükû ve secde şeklinde birbirini takip eden yakınlık mertebelerini aşmaktır. Bu duruma göre kıyam duruşu, Allah’a saygı ve sevgi gösterilişinin ilk aşaması, rükû ikinci aşaması, secde ise Allah’a sevgi ve saygı hislerinin gösterilişinin en ileri aşamasıdır.
Secde, kişinin ruhsal, zihinsel ve duygusal anlamda Allah’a en çok yaklaştığı, kalbinin yüce mertebelere ulaştığı andır. Bu durum Kur’ân’da “Secde et ve Allah’a yaklaş.” ayetinde ifadesini bulmuştur.
İnsan namazda kıyamda iken dikey, rükûda yatay bir halde bulunur. Secdede ise başı yerdedir. Secde halinde iken insan, Allah’a azamî derecede yaklaşır. Secde vaziyeti insanın Rabb’ine en yakın olduğu haldir. İnsan Allah karşısında maddî olarak ne kadar eğilir ve küçülürse, manen o nispette büyür ve yücelir.
Secde kalbin tevazuu, ruhun yücelişidir…
Rükû ve secde her ne kadar vücudun tevazu göstermesi görünümünde ise de, asıl gaye kalbin tevazuudur. Namaz kılan insan, secdeye gitmekle organların en kıymetlisi olan yüzünü, toprağa koyduğunu bilir ve kendisinin topraktan yaratıldığını, tekrar toprağa döneceğini anlarsa kibri, gururu ve şirke götüren her türlü olumsuz karakter özelliklerini ortadan kaldırmayı sağlayacak idrak derecesine yükselecektir.
Secde, gerçek boyun eğişi, mutlak itaati, Allah’a tam teslimiyeti ve yakınlaşmayı, O’nu Rab bilmeyi, tesbihi, tenzihi ve kulluğun bütün görüntülerini bünyesinde toplayan önemli bir eylemdir. Aynı zamanda secde insanın şükrünün, itaatinin, saygısının, İlahî sevgisinin en yüksek makamıdır. Namaz kılan mümin, secde vasıtasıyla kibir ve gurur yerine sonsuz bir teslimiyet ve bağlılık duygularını canlandırır.
Rükû ve secde, ahiret âleminde bir cennettir
Mevlânâ, rükû ve secdenin Hak kapısına vücudun halkasını vurma anlamı taşıdığını vurgulayarak; rükû ve secdenin ahiret âleminde bir cennet olduğunu ifade etmiştir. Bu nedenle Mevlânâ, insanın o yüksek yolda ilerlemek ümidiyle, mihrap önündeki bir mum gibi ayakta durarak daima namaz kılmasının önemine işaret etmektedir.
Mevlana’ya göre ancak rükû ve secde Hakk’ı yüceltmek anlamını taşır. Rükû ve secdenin gerçek anlamını hissetmek, kişinin varlığını Rabb’i için yok ederek kendi nefsini O’nun sevgi ve saygısını kazanma ümidiyle feda etmesi vasıtasıyla mümkün olmaktadır.
Mihrap önündeki mum, nasıl titrek ışığıyla etrafı aydınlatarak eriyorsa; kıyamda Allah’a hesabını veremeyen kul, pişmanlık içerisinde rükua eğilmelidir. Rükûda Rabb’inin huzurunda eğilip titreyerek; pişmanlık ve sevgiyi harmanlayarak bütün kâinatı ve insanlığı aydınlatmalıdır.
Yunus Emre, mihrap önündeki bir mum gibi Rabb’in huzurunda eğilen kulun Allah’a olan saf sevgisini şöyle ifade eder:
“Zinhar gözünü aça gör, nefis tuzağını seçe gör / Dost menziline geçegör O’ndan yiğrek (daha iyi) durak nedir?” “Sen Hakk’a âşık isen Hak sana kapı açar Kov seni beğenmeyi varlık evini bir yık.”
Namaz yumurtasından civcivini çıkar
Mevlânâ, “Namaz yumurtasından civcivini çıkar. Namazını usulüyle eda eyle!” demiştir.
Sanki Mevlânâ, “Kendini tanıma, hatalarını fark etme ve onları düzeltme süresince sendeki İlâhî ahlâkı yeşertme namına İlâhî isimler ve sıfatlar deryasından kendi esmanı ve sıfatını keşfet ve onu ahlâkında ortaya çıkar.’ İlahi isimler ve sıfatlar deryasından bir ayna, bir katre de sen ol!” demek istemiştir.
Rükûda karşılıklı övgü ve saygı iletişimi vasıtasıyla birey, hem kendi özüne, benliğine saygı duyabilecek hem de bütün yaratılmışlara ve insanlara saygı duymayı öğrenebilecektir.
Suç ancak göynür özüm kan yaş ile dolar gözüm Yarın Hak katında yüz kar’ olursa nideyin ben Fesad dolu içim, hey Koca bağışla suçum Ki cehennem benim için yer olursa nideyin ben
Hatalarından pişmanlık duyma ve hatalarını düzeltme isteği, Yunus Emre ve Mevlânâ’da öylesine zirveye ulaşmıştır ki; onlar her namazlarında Allah’ın huzurunda hesap verecekleri ânı düşünmüşler; bir mumun eriyişi gibi hatalarını eritmişlerdir. Böylece kıyam duruşunda hata ve eksiklerini fark eden Mevlânâ ve Yunus Emre, rükû eğilişinde ise Allah’ın, hata ve günahlarına rağmen kendilerine duyduğu saygı ve sevgiye layık olamamadan kaynaklanan eziklik ve tevazu duygusunu Allah aşkıyla birleştirmişlerdir.
Hani Hz. İsa diyor ya! : “Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. Bana Kitabı verdi ve beni peygamber kıldı.” Nerede olursam olayım, beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı emretti' (Meryem Suresi, 30-31)
Ve İbrahim a.s: “Rabbim, beni namazımda sürekli kıl” (İbrahim Suresi, 40)
(Rabbim bizi de sende sürekli kılsın inşallah…AMİN )
Ben çabuk bıkarım, ağır gelebilirsin bazen bana…
İstemesem de seni, sen iste beni, arkanı dönüp gitme sakın…
Sıkıya gelemem bilirsin…
Uykumun en tatlı anında, işte o anlarda yaa kazaya bırakırsın ne olacak diyen şeytana inat…
TUT VE SALLA BENİ…
NE OLUR BIRAKMA LANETLENMİŞ OLANA
AL VE GÖTÜR BENİ YARATANA
BAZEN AŞK İLE
BAZEN ERİNEREK
BAZEN SÜRÜKLEYEREK
BAZEN KOŞARAK
AMA GÖTÜR NASIL OLURSA OLSUN GÖTÜR BENİ
BENİ BIRAKMA, NE OLUR TERKETME BENİ...
'Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.'
(Bakara-153)
Ne olur sen bırakma beni, terk etme, İbrahim a.s, Musa a.s' ı terk etmediğin gibi…
Nefsim ve şeytan uzaklaştırmaya çalıştıkça seni benden, sen daha da çok yaklaş bana, izin verme seni bırakmama…
Sessiz feryatlarımın içinde boğulmama izin verme, ben acizim unutuyorum, sen hatırlat bana Yaratıcının varlığını, sıkılmışlığımın, horlanmışlığımın, çaresizliğimin, bataklığa düşüşümün tam ortasında yakala kollarımdan izin verme düşmeme…
Ne olur terk etme beni…
Mahcupluğum, günahkar oluşumdan faydalanıp iş başında olan şeytana, esir olmama izin verme…
Senden başkasına Yârim dedirtme…
Mahrum bırakma, beni senden, ben gidecekken sen tut beni…
Gözümün nuru, gönlümün ışığı, sevdalım, beş vakitte Cebrail a.s, Peygamberim ve Rabbimin konuşmasını hatırlatanım.
Örtüme bürünüp uyumama izin verme gündüze en yakın olan o anda…
Beş dakika daha uyumama izin verme, gecenin en bereketli o anında şeytana yoldaş olmama izin verme, çünkü ben bir daha hiç o günde olmayacağım, gitmiş olacak giden…
Zayıfım, acizim, unutkanım, yanılırım, biçareyim, NE OLUR TERK ETME BENİ!!!
Gözyaşları mı barındır sularında, vuslatım ol her seferinde…
Sular gibi çağlasın yüreceğim beni her çağırışında…
Alemlerin Rabbine kavuşturacağın her anda, koşar adımlarla geleyim sana…
Elimin tersiyle itekleyeyim tüm dünya telaşını, arkamda bırakayım...
‘ALLAHU EKBER’ derken…
Rabbim, 'bu bel bir tek senin huzurunda bükülür' diyeyim seninle birlikte,
bu alnım bir tek Sen’in huzurunda yere değer diyeyim…
Sen çağırdın… Ben geldim…. Huzura diyeyim. “Seninle birlikte gözümün nuru’
Arkadaş sohbetleri için seni kaçırmama izin verme…
Alışveriş telaşı yüzünden senden uzaklaşmama izin verme…
Dünya’nın en tatlı geldiği anlarda, UNUTTURMA BANA KENDİNİ…
Peygamberim ve dostları dizleri şişene kadar kılardı Seni…
Bizler seni dizi keyfi için unutuyoruz… Eriniyoruz….
Eyy hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyan, unutmaya ve gaflete düşmeye müsait bir yaratığım ben…
Hayatımın gerçek amacını unutturma bana…
Rabbimle aramdaki o güçlü maneviyatın köprüsü, nefsime uyduğum anlarda,
seni unutup dünyamın zindan olmasına izin verme…
Koylarına her gelişimde Rabbimin heybetini, azametini hissettir bana…
Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz nasıl ölürseniz öyle de dirilirsiniz. Onun hayatının en özel anları her mü’min için miraç olan namaz vakitleriydi. Hayatının en önemli meselesi namazdı. Ölüm anında da son kelamı elbette namaz olacaktı.
Sıradan bir gündü. Telefonum çaldı. Telefondaki ses “Biliyor musun Birinci ağabey ölmüş” diyordu. Bir anda gözlerim karardı. Hayat bir sinema şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Rahmetli ağabeyimiz, şu karşımdaki koltukta az mı bizlere imani sohbetler etmiş, şu masada az mı yemek yemiş, şu koridorlardan kim bilir kaç defa gelip geçmişti. Ayağa kalktım ve bize geldiği zaman yattığı çekyatlı odaya gittim. Hatıralar gözümün önünde canlandı. Bir gün bize geldiğinde aynı çekyatı açmıştık. Eşim, “Bunun üzerine bir yün döşek koyalım, Birinci Ağabey rahat uyusun” demişti. Yün döşeği serdik. Birinci Ağabey içeri girince, “Bu ne? Kaldırın bunu, sabaha kadar tatlı tatlı uyumak yok. İbadet var. Burada bu kadar rahat ederseniz yarın kabirde nasıl yatacaksınız?” diyerek döşeği kaldırtmıştı.
Bu hadise bana Asr-ı Saadet’i hatırlatmıştı. Efendimiz uzanıp dinleneceği zaman bir hasırın üzerine yatarmış. Hz. Aişe Validemiz bir gün dayanamayıp otlardan yapılmış bir döşek getirip hasırın üzerine yerleştirmiş. Hiç değilse Resulü biraz rahat uyusun istemiş. Efendimiz eve gelip de hasırın yerinde kabarık bir döşek görünce Hz. Aişe’ye, “Biz dünyaya talip değiliz, kaldırın bunu” demiş. Onlar her şeyleriyle ebediliğe taliptiler. Mehmed Emin Birinci Ağabey de hayatı boyunca Resulü’nün yolunda gitti, dünyanın rahatına dönüp bakmadı.
“Hizmet zahmet ister”
Birinci Ağabey’le çok uzun yıllar önce tanışmıştık. Yeni evliydim. Bize akşam yemeğine gelmişti. Yanında altın kaplamalı bir dolma kalem getirmişti. Bana hediye etmeye niyetliymiş ama evde diğer kardeşlerim de olduğu için hemen bana verememiş. Bir ara şöyle dedi: “Bu kalemi kura çekip kime çıkarsa ona vereceğim.” Kura bana çıktı. Rahmetli hediyesini kimseyi kırmadan istediği şekilde verdi. İlk tanışmamız böyle olmuştu ama onunla hizmet adına tanışmamız 1991 yılında Almanya’nın Disburg şehrinde oldu. Disburg’a 15 günlüğüne gitmiştim. Orada Birinci Ağabey ile karşılaştım. Bana, “Ne zaman İstanbul’a döneceksin?” dedi. Ben de, “Ağabey birkaç gün sonra döneceğim. Oğlumu anneme bıraktım” deyince, “Yok öyle! Hizmet etmeden kolay kolay gitmek yok. Oğlan kız olmaz kardeşim! Bu hizmet zahmet ister, emek ister, fedakarlık ister. Oğlun sokakta değil ya annende” diye cevap verip programımı bir hafta daha uzatmıştı.
“Kardeşim kalbini bozma”
O gece Almanya’nın Köln şehrinde kaldık. Hanımlar için bir sohbet ayarlanmıştı. Sohbette bir hanımın tavrı beni çok rahatsız etmiş ve içimden kızmıştım. O gece rüyamda Birinci Ağabey, “Kardeşim kalbini neden bozuyorsun? Bozma” dedi. Ertesi sabah erkenden eşim, ben, Birinci Ağabey ve şoförümüz özel bir arabayla Viyana’ya yola çıktık. Rüyanın o kadar tesirinde kalmışım ki, Birinci Ağabey’e dönüp, “Ağabey bana bu gece çok kızdınız” dedim. Bana bakıp şöyle dedi: “Kardeşim sen kalbini bozma, ben de sana kızmayayım.” Mesaj alınmıştı.
Yıl 2005. Bu defa Birinci Ağabey ile birlikte Almanya’nın Mainz şehrindeydik.
Program gece geç vakitte bitti. Ertesi gün erkenden başka bir programımız vardı ve en kısa sürede Stuttgart’a dönmemiz gerekiyordu. Gece saat üç gibi şehre girerken, arabayı kullanan hanım Hamide Öksez bir an dalgınlıkla şehir içi hızı 50’yi geçmiş, 90’a ulaşmış. Hemen flaşlar patladı, radar resimlerimizi çekti. Hamide Hanım’ın hem ehliyetine el koyulabilir hem de puanı düşebilirdi. Eve dönünce Birinci Ağabey’i arayıp olanları anlattık. “Korkmayın, bir şey olmaz. Siz hizmete devam edin” dedi. Aradan haftalar geçti ne ceza geldi, ne de ihtar. Sonradan öğrendik ki, radarda film bitmiş ve bizi çekememiş. Bu Almanya’da olabilecek en son şeydi. Onlar varsınlar film bitmiş desinler. Hayatını iman ve Kur’an hizmetine vermiş Bediüzzaman’ın talebesi korkmayın der de hizmet için yollara düşmüş insanları engelleyecek resimler melekler tarafından yırtılmaz mı?
“Vitrinde gördüğünüzü düşünmeyin”Birinci Ağabey’in bende o kadar çok hatıraları var ki… Bir gün Kadıköy’de vitrinde bir kıyafet beğendim. Mağazaya girdim. “Şu vitrindeki kıyafeti alabilir miyim” dedim. Tezgâhtar, “O tek kaldı, şu an vitrini bozamayız, birkaç gün sonra gelin verelim“ dedi. O akşam Birinci Ağabey akşam yemeğine geldi. Yemekler yenildi, çaylar içildi ve hemen sohbet başladı. Birinci Ağabey iman hakikatlerini anlatırken bir ara bana bakarak, “Kardeşim dünya fani. Vitrinde gördüğünüz bir kıyafeti beğenip de onu düşünmeyin, alın. Aklınızda kalmasın” dedi. Ben de, “Ağabey alacaktım da adam vitrini bozmadı” dedim. Bir gün yine rahmetli ağabeyimiz bize gelmişti. Eşim Birinci Ağabey yesin diye kiraz almış, dolaba koymuş, ama bana söylemeyi unutmuş. Birinci Ağabey hem sohbet ediyor hem de devamlı kiraz misali veriyordu. Bir değil iki değil. Eşim beni hemen mutfağa çağırdı, “Ben Birinci Ağabey’in yemesi için kiraz almıştım onu bize hatırlatıyor” dedi.
“Namazınızı kılın, TV’ye bakmayın” Birinci Ağabey’in en büyük özelliği namazı vaktinde kılmasıydı. İşi her ne olursa olsun ezan okunduğu vakit onu bırakır hemen namazı kılmaya başlardı. Bizlere de her sohbetinde, “Bacılar ezan mı okundu, ocağın altını kapatın, çamaşır yıkanıyorsa makineyi kapatın, ne olursa olsun hemen namazınızı kılın, gıybet etmeyin, televizyona da bakmayın. Ben size ahirette kefilim” derdi.
Son zamanlarında hastanede koma halinde yattığı halde, kendine geldiği zaman ilk sorduğu soru, “Namaz vakti girdi mi?“ oluyordu. Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz nasıl ölürseniz öyle de dirilirsiniz. Onun hayatının en özel anları her mü’min için miraç olan namaz vakitleriydi. Hayatının en önemli meselesi namazdı. Ölüm anında da son kelamı elbette namaz olacaktı.
Üstad alıp götürdü
Üstadın uzun yıllar hizmetinde bulunan Emirdağlı Hamza Emek Ağabey vefat ettiği zaman defin işlerinde ağabeyler uğraşırken Birinci Ağabey bir kenarda seyre dalmış. Bir ağabey de gelip ona, “Birinci Ağabey, Hamza Ağabey bu gece kabirde acaba ne yapacak?” demiş. Birinci Ağabey de, “Kardeşim ne yapacak Üstad onu birazdan gelip alıp götürecek” demiş. Soruyu soran ağabey kendi kendine içinden şöyle demiş: ”Kolay mı öyle hemen gitmek.” O gece bu soruyu soran ağabeyin rüyasına Hamza Emek Ağabey gelmiş. Ağabey hemen sormuş: “Ağabey bu gece ne yaptın.” Hamza Emek Ağabey: “Kardeşim ne yapacağım. Üstadım gelip götürdü” demiş.
Şimdi o da Üstadının yanında…
Dostlarla sohbet ediyor Birinci Ağabey kabrine koyulurken adeta hayattayken okuduğu gibi, adeta Yirminci Mektub’un şu kısmını okuyordu: “Mevti (ölümü) veren O’dur. Yani, hayat vazifesinden terhis eder, fâni dünyadan yerini tebdil eder, külfet-i hizmetten âzâd eder. Yani, hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye alır.” O şimdi Eyüp sırtlarında serin selviler altında dostlarıyla ebedi saadet sohbetleri yapıyor. Bir zamanlar Mekke’den Medine’ye gelen Allah’ın Habibi’ne kucak açan Eyüp el-Ensarî şimdi de Bediüzzaman’ın talebelerine kucak açmış. Zübeyirler, Bekir Berkler, Tahiri Mutlular, Mustafa Polatlar, Sadullah Nutkular… Böyle kucağa koşulmaz mı, böyle dostların sohbetine gidilmez mi?
Mutluluk vadisinde, gül bahçesinde, sevgi şehrinde, insanlara huzur saçan, mutluluk yayan, insanların kalbinden hüznü alıp yerine sevdayı, sevgiyi, aşkı, Allah aşkını yerleştiren bir yerin hayalini kurun…
Bunlar hayal ama mutluluk uzakta değil ki…
Aşk, sevda uzakta değil ki…
Kapatın kalbinizi madde âlemine, açın gönlünüzü mana âlemine, çıkın seyahate…
Ama bu seyahat madden uzak, gül bahçesinde, sevda mahallesi, aşk sokağı,
Ötelere adım atın, Çırpın kanatlarınızı, uçun göklere, varın semalara, tanışın peygamberlerle, uzanın göklere yaklaşın cennete, girin Sidretül müntehaya, hani me’va cennetinin yanında, için orda gözyaşlarıyla doldurduğunuz mana sütünü, işte bakın sevgiliniz tam karşınızda, sizlerin selamını bekliyor mukabele etmek için. Şahitler de hazır sizlere tanıklık etmek için.
Daha ne beklersiniz işte geldiniz kab-ı kavseyne hadi, şimdi işte alın seccadenizi, açın kalbinizi, dökün gözyaşlarınızı, varın sevgilinizin yanına, sevgilinize yalvarın, yakarın affınızı ve affımızı isteyin. Sevgililer naziktirler bir şey istendiği zaman geri çevirmezler. Hadi sunun dualarınızı, göz pınarlarınızdan ayrılan mana sütünün, mana âleminde ki yükselişinizin yanında…
Daha ne beklersiniz işte sevgili bizleri bekliyor…
Evet, şimdi işte yalvarıyorum ve yalvaracağım
Ey benim sevgilim, Rabbim yalnız sana yalvarır ve yalnız senden dilenirim…
Şu mübarek günlerin ve sadece senin sevginden ötürü sana mana kasesini gözyaşlarıyla doldurmaya çalışan âşıklarının yüzsuyu hürmetine bizlere senin sevgini, senin aşkını tatmak ve bu tatla son nefesimize kadar yaşamak ve senin aşkınla senin huzuruna varmak nasip eyle…