“La ilahe illallah”ın fayda verebilmesi için söyleyen kimsenin bu kelimenin manasını bilip, bu mana gereğince amel etmesi gerekir. Bazı insanlar birtakım naslardan delil getirerek “La ilahe illallah”ın sadece telaffuz edilen bir sözden ibaret olduğunu iddia ediyorlar.
Şeyh Süleyman b. Abdullah bu iddiaya şu şekilde cevap veriyor: İtban’dan (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle dedi: “Allah kendi rızasını kazanmak için ‘La ilahe illallah’ diyen kimseye Cehennemi haram kıldı.” (Buhari, Rikaak: 6; İstitabe: 9; Müslim, İman: 47; Tirmizi, İman: 17; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/44.)
Muaz b. Cebel (r.a.) binek üzerinde yolculukta Allah Rasulü’ne (s.a.v.) arkadaşlık ettiğinde Nebi(s.a.v.) ona: “Ya Muaz!” diye nida etti. Muaz b. Cebel: “Buyur Ya Rasulullah! Hazırım” dedi. Rasulullah (s.a.v.): “Allah, Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şehadet eden her kula muhakkak ateşi (Cehennemi) haram kılmıştır.” (Buhari, Cihad: 46; Rikaak: 36; Müslim, İman: 49.)
Ubade b.Samit’den (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Her kim La ilahe illallah ve enne Muhammedun Rasulullah şehadetini getirirse Allah ona ateşi (Cehennemi) haram eder.” (Buhari, Enbiya: 47; Tefsir: 5/17; Müslim, İman: 46; Tirmizi, Kıyame: 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/436, 5/292.)
Ebu Hureyre Rasulullah (s.a.v.)’tan şöyle buyurdu: “Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve benim de Allah’ın Rasulü olduğuma şehadet ederim. Her kim hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın bu iki kelimeyle Allah’ın huzuruna çıkarsa Cennet’e girer. (Müslim, İman: 10.)
Rasulullah’ın (s.a.v) “La ilahe illallah diyen kimse ateşe (cehenneme) girmez.” (Buhari, İlim: 105; Müslim, İman: 10.) hadisi ve benzeri hadisler, bir çokları tarafından yanlış yorumlanmış, bazıları ise hadisler karşısında zorlanmış, hatta bunlara mensuh diyenler bile olmuştur. Çünkü tevhid (La ilahe illallah) kelimesi; Allah’tan (c.c.) başka tapınılan ve saygı gösterilenleri reddetmeyi, Allah (c.c.) sevgisini, Allah’ın (c.c.) tüm emirlerine boyun eğmeyi ve teslimiyeti, Allah’a (c.c.) kamil manada itaati, samimi ve ihlaslı olarak şirkten uzak bir şekilde ibadet etmeyi, yasakladığını yasaklamayı, ver dediğini vermeyi, onun için sevmeyi, O’nun için buğzetmeyi gerektirir. “La ilahe illallah” kelimesini dille söyleyen bir kimsenin bütün amellerini şirkten temizlemesi gerekir.
Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim La ilahe illallah’ der ve Allah’tan başka ibadet edilenleri inkar ederse, malı, kanı haram kılınmış olur. Hesabı ise Allah’a bırakılmıştır.” (Müslim, İman: 23; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 3/472.)
Muhammed b. Abdu’l Vehhab en-Necdi bu hadisle ilgili olarak şöyle diyor: “İşte Allah Rasulü bu kelimenin manasını en açık şekilde izah etmiştir. Dikkat edilirse hadis, bu kelimeyi sadece dil ile söyleyen kimsenin malının ve canının haram olmayacağını, sadece bu kelimenin manasını bilmekle imanın gereğinin yerine getirilmiş olmayacağını bildiriyor. Evet, bu kelimeyi sadece ikrar etmek, Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığını, O’nun eşi ve ortağı bulunmadığını söylemek kişinin can ve mal emniyetini sağlamak için yeterli olmuyor. Kişinin can ve mal emniyetine sahip olabilmesi için yukarıda sıralanan şartlarla amel edip, tüm küfür çeşitleri ve düzenlerini reddetmesi, üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmesi gerekir. Bu kelimenin gereklerini yerine getirmediği, bunlardan biraz olsun uzaklaştığı ya da şüphe ettiği taktirde can ve mal güvenliği söz konusu olmaz. (Kitabu’t-tevhid: 115.)
Şunu kesinlikle bilmemiz gerekecektir ki: Amaç, sadece bu kelimenin (La ilahe illallah’ın) lafızlarını saymak veya ezberlemek değildir. Nitekim Vehb b. Münebbih kendisine “La ilahe illallah Cennetin anahtarı değil midir?” diye soran bir kimseye şu cevabı vermiştir: “Elbette öyledir, ancak açacak olan anahtarın dişleri varsa! Bilindiği gibi hiçbir anahtar dişsiz değildir. Ancak dişleri olan bir anahtar getirirsen senin için Cennetin kapısı açılır, aksi takdirde açılmaz. İşte bu anahtarın dişleri, “La ilahe illallah” kelimesinin manasını bilip, şartlarını yerine getirerek amel etmektir.
Bunlardan bazıları şunlardır: 1. La ilahe illallah kelimesinin red ve ispat anlamında taşıdığı tüm manaları gereğince bilmek. 2. Şüpheye yer bırakmayan gerçek anlamda iman. Bu kelimeyi söyleyen kimse, şek ve şüphe bulunmaksızın kelimenin neye delalet ettiğini ve içeriğinin ne olduğunu bilmelidir. Çünkü iman denilince, onda zannın yeri yoktur, onda kesin bilgi şarttır. 3. Bu kelimenin gerektirdiği tüm şartları, diliyle ve kalbiyle kabullenip teslim olmak. 4. Bu kelimenin gerektirdiği şeylere boyun eğmek ve buna aykırı olan her şeyi terketmek. 5. Doğruluk. Amellerin kalbin söylediği ve dilin ifade ettiğiyle uyumlu olması. 6. İhlas. Şirk şaibelerinden ve kötülüklerinden arınarak halis bir niyetle amel etmek. 7. La ilahe illallah kelimesini söyleyip gereğince amel edenleri sevmek, yerine getirmeyip çelişki içinde olanlardan da nefret etmek. 8. Müminleri dost edinmek, kafirlerden uzak durmak ve tağutu reddetmek.
İbn-i Teymiyye ve bazılarının şu sözü, bu konu hakkında söylenecek sözlerin en güzelidir. “Tüm bu hadisler, şehadet kelimesini söyleyen ve bu hal üzere ölen kimseler hakkındadır.” Bu hadisler, diğer rivayetlerde “doğrulamak, manasını bilmek hiçbir şekilde şüphe etmemek, kalbinden halisane bir yakinle söylemek” gibi kayıtlarda da görülmektedir.
Şüphesiz tevhidin hakikati, ruhu tümden Allah’a (c.c.) yönelterek Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına şehadet etmektir. Böyle bir kimse sözünde doğru olduğu takdirde Cennete girecektir. Çünkü ihlas, tüm günahlardan gerçekten tevbe ederek kalbi Allah’a (c.c.) yöneltmektir. Kul bu hal üzere öldüğü takdirde Cennete nail olacaktır.
Mütevatir hadislerde kalbinde bir arpa veya hardal tanesi ya da toz zerresi kadar da olsa imandan eser bulunan kimsenin, ateşte ebedi olarak kalmayacağı, “La ilahe illallah” üzere ölenin, cezasını çektikten sonra Cehennemden çıkacağı ve ateşin Allah (c.c.) için namaz kılıp secde eden ademoğlunun secde izlerini yakmayacağı bildirilmiştir.
Bütün bu açıklamalardan, Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın (c.c.) kulu ve elçisi olduğuna şehadet eden kimse için Cehennemin haram kılındığı anlaşılmaktadır.Ancak önemli kayıtlarda bunun şartları da belirtilmiştir. Dolayısıyla ihlastan, yakinden uzak olan ve manasını idrak etmeksizin bilmeden kelime-i şehadeti söyleyen kimsenin, ölümü sırasında bununla imtihan olacağından korkulur; bu durumda şehadetten ayrılarak, şehadet üzere ölmeyebilir. Çoğu kimse “La ilahe illallah” kelimesini sadece bir örf ve gelenek olarak söylemekte, iman kalplerinin derinliklerine girmemektedir. Bu kimseler çoğunlukla, hadislerde açıklandığı gibi ölüm anında fitneye uğramaktadırlar. O zaman sorulduğunda hadiste belirtildiği üzere; “İnsanları bir şey söylerken işittim, ben de söyledim” (Buhari, Cenaiz: 68, 87; Müslim, Cennet: 70. Ebu Davud, Cenaiz: 78; Nesai, Cenaiz: 110; Tirmizi, Cenaiz: 70.) şeklinde cevap verirler. Bu gibi kimselerin amelleri de çoğunlukla kendileri gibi olanları kuru bir taklitten öteye gitmez. Onların hali şu ayette belirtilene oldukça yakındır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “... Biz atalarımızı bir din üzere bulduk; şimdi biz de onların izine uyuyoruz” derlerdi...” (Zuhruf: 23) O halde kişinin bu kelimeyi; ihlasla ve tam bir yakinle, ayrıca günah işlemeden, günahta ısrarlı olmadan gerçek bir kavrayışla söylemesi konusunda, hadisler arasında bir çelişki yoktur. Burada ihlas ve yakinin tam olması için Allah’ı (c.c.) her şeyden fazla sevme zorunluluğu da vardır. Bu durumda kişi Allah’ın (c.c.) yasakladığı şeylere karşı kalbinde herhangi bir meyil veya sevgi hissetmeyecektir. Şüphesiz, bu iman, tevbe, ihlas, sevgi ve yakin, gecenin gündüzü giderdiği gibi ondaki günahları giderecektir.
Muhammed b. Abdulvehhab hadisler için şöyle bir açıklama getirmiştir: Bunların, bir başka şüphesi şudur; “Rasulullah (s.a.v.) “La ilahe illallah” diyen bir adamı öldürmesi üzerine, Üsame’yi (r.a.) azarlayarak: “Sen, o adamı ‘La ilahe illallah’ dedikten sonra mı öldürdün?” demiş (Buhari, Diyet: 2; Müslim, İman: 96, 158, 159.) ayrıca: “İnsanlarla, ‘La ilahe illallah’ deyinceye kadar savaşmakla emrolundum” buyurmuştur.” (Buhari, İman: 17; Müslim, İman: 22, 41; Tirmizi, İman: 1-2.) “La ilahe illallah” diyenlere dokunulmayacağına dair daha başka hadisler de vardır. Cahillerin bu hadisleri delil olarak getirmedeki amaçları; “La ilahe illallah”ı, amellerinde göstermeseler bile sırf dille söyleyenlerin tekfir edilemeyecekleri, öldürülemeyecekleri, hatta ne yaparlarsa yapsınlar, haklarında bir şey yapılamayacağı şeklindeki görüşlerini ispatlamaktır. Bu cahil müşriklere denir ki: “Rasulullah (s.a.v.) “La ilahe illallah” diyen yahudilerle savaştı ve onları esir aldı. Rasulullah’ın (s.a.v.) ashabı da, Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in (s.a.v.) de Allah’ın Rasulü olduğuna şehadette bulunmalarına, namaz kılıp, müslüman olduklarını ileri sürmelerine rağmen, Beni Hanife ile savaştı. Ali b. Ebu Talib tarafından yakılanların durumları da böyleydi. Bu cahiller de, öldükten sonra dirilmeyi inkar edenlerin kafir olduklarına ikrar ediyor ve öldürülmeleri gerektiğini belirtiyorlardı. Bu kimseler: “La ilahe illallah” dedikleri halde bu bir şey değiştirmedi. Tıpkı; İslamın rükunlarından herhangi birisini inkar eden bir kimsenin tevhid kelimesini söylemesinin, tekfir olunması ve öldürülmesi açısından bir şeyi değiştirmediği gibi. Rükunlardan birini inkar durumunda kişi tekfir ediliyorsa, fer’i meselelerle ilgili herhangi bir şeyi inkar halinde neden tekfir edilmesin? Usame (r.a.), “La ilahe illallah” diyen bir kişiyi, can ve mal korkusuyla müslüman olduğu zannıyla öldürmüş. Rasulullah (s.a.v.) da yanlış bir uygulamada bulunduğunu belirterek onu azarlamıştı. Eğer bir kişi, müslüman olduğunu açıklarsa, bu kişiden aksi bir durum sabit olmadıkça malına ve canına dokunulmaz. Yüce Allah bununla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, “Sen mümin değilsin” demeyin.” (Nisa: 4/94)
İşte bu ayete göre; tevhid kelimesini söyleyen, fakat durumunu bilmediğimiz bir kişiyle karşılaşmamız halinde, iyice araştırıp durumunu belirleyinceye kadar, onun malına ve canına dokunmamamız gerekir. Eğer İslama aykırı bir durum sergilerse öldürülür. Çünkü: “İyi anlayıp dinleyin, tespit edip ortaya çıkarın” ifadesi buna işaret etmektedir. Bu kelimeyi söyleyen kişi, buna uygun amel etmediği görüldüğü takdirde, eğer öldürülmeyecekse araştırıp soruşturmanın bir manası yoktur. Nitekim bu konuda, manası bizim yaptığımız yoruma uygun bir çok hadis vardır. Yani bir kişi tevhid kelimesini söyleyip müslüman olduğunu açığa vurursa, ona dokunmamak vaciptir. Ancak söyledikleriyle çelişen bir durum tespit edildiği takdirde gereken yapılır. Bunun delili ise şu hadistir: Rasulullah (s.a.v.) Usame’ye (r.a.) şöyle buyurmuştu: “Sen, o adamı ‘La ilahe illallah’ dedikten sonra mı öldürdün?” Yine şöyle buyurmuştur: “İnsanlarla “La ilahe illallah” deyinceye kadar savaşmakla emrolundum.” Haricilerle ilgili olarak da şöyle buyurmuştur: “Onlarla nerede karşılaşırsanız, hemen öldürün. Eğer ben onlara erişebilseydim (onları görebilseydim), onları tıpkı Ad kavminin öldürülmesi gibi, öldürürdüm.” (Bu iki hadisin birleşmesinden meydana gelen bir hadistir. Bunlardan ilki: “Onları nerede bulursanız, hemen öldürün” Buhari, Salat: 28; İstitabe: 3; Müslim, Zekat: 1066. İkincisi: “Ad kavminin öldürülmesi gibi onları öldürürdüm.” Buhari, İ’tisam: 2, 28; Müslim, Zekat: 1064.)
Hariciler, çok ibadet eden ve çok tehlil getiren (La ilahe illallah diyen) kimselerdi. Hatta, sahabeler, onları gördüklerinde kendi ibadetlerini küçümserlerdi. Bunlar ilmi sahabelerden öğreniyorlardı. Bütün bunlara rağmen, “La ilahe illallah” demeleri, fazla ibadet etmeleri ve müslüman olduklarını söylemeleri onlara bir yarar getirmedi. Daha önce anlattığımız, yahudilerle ve Beni Hanife ile savaş durumu da böyleydi. Hafız İbn-i Receb Kelimetü’l-İhlas ismiyle isimlendirdiği risalesinde konuyu şöyle açıklamıştır. (Hafız İbn Receb el-Hanbeli, Kelimetü’l-İhlas: 13-14.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “La ilahe illallah, Muhammedun Rasulullah’a şehadet edinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum.” (Buhari, İman: 16.) Ömer (r.a.) ve sahabeden bir grup, bu hadisi şeriften yalnızca bu iki şehadeti getiren herkesin dünya cezasından (onlarla savaştan) kurtulacağını anlamışlardı. Ancak “La ilahe illallah”a şehadet etmesine rağmen zekatı vermeyen kimseyle savaş etme hususunda tereddüte düşmüşlerdi. Ebu Bekir Sıddık (r.a.) bu hadis-i şeriften kendisiyle savaşılmayacak olanın, ancak “La ilahe illallah”ı söyleyip, bunun mana ve gereğince hareket eden kişi olduğunu anlamış ve bu görüşüne Rasûlullah’ın (s.a.v.) şu hadisi şerifini dile getirmiştir.
Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “La ilahe illallah’ı diliyle ikrar edip, bu sözün gereğince hareket ettikleri vakit, onlar benden mallarını ve canlarını korumuş olurlar. İnsanların (gizli işlerinden dolayı olan) hesapları da Allah’a aittir.” (Müslim, İman: 8.)
Ebu Bekir Sıddık (r.a.): “Zekat malın hakkıdır” demiştir.
Ebu Bekir’in (r.a.) anladığı bu mana İbni Ömer, Enes ve diğer birçok sahabi tarafından Rasûlullah’tan (s.a.v.) aşağıdaki gibi rivayet edilmiştir: “La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah deyip namazı gereği gibi kılıp, zekatı verinceye kadar insanlarla muharebe etmekle emrolundum. ” (Buhari, İman: 16; Müslim, İman: 8.) Bu hadisin içerdiği manaya, şu ayetler de delil oluşturmaktadır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekat verirlerse yollarını serbest bırakın.” (Tevbe: 5) “Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekatı verirlerse sizin kardeşiniz olurlar.” (Tevbe: 11)
Bu dindeki kardeşlik, ancak tevhidle beraber diğer farzların da edasıyla gerçekleşir. Şirkten tevbe ise, ancak tevhidle mümkün olabilmektedir. Ebu Bekir Sıddık (r.a.) bu hadisten çıkardığı manayı sahabiye açıklayınca, onu doğrulayarak bu görüşünü kabul ettiler. Sadece La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah diyen kimseden, dünya cezasının kaldırılmayacağını, (muaf tutulmayacağını) aksine İslam’ın şartlarından birini ihlal ettiğinden dolayı muhakkak cezalandırılacağını bundan dolayı ahirette de ceza göreceğini bildirmişlerdir.
Alimlerden bir grup şöyle demiştir: Bu hadislrde geçen “La ilahe illallah”ı söyleyip ona şehadet etmek, Cehennemden kurtulmayı ve Cennete girmeyi gerektirir. Bu gereklilik ise, söylenen sözün şartlarının hepsinin bir arada bulunması ve onu ortadan kaldıracak bir durumun olmaması halinde geçerli olur. Tevhid kelimesinin şartlarından biri eksik olduğunda veya onu ortadan kaldıracak bir söz ve amel bulunduğunda bu kelime, söyleyenin Cehennemden kurtulmasını ve Cennete girmesini sağlayamaz. Bu, Hasan ve Vehb İbn-i Münebbihe’nin açık görüşüdür.
Firuzdak’ın hanımı öldüğünde, defnedilirken Hasan (r.a.) Firuzdak’a şöyle sordu: “Bu günün için sen ne hazırladın?” Firuzdak: “Yetmiş yıldan beri söyleyegeldiğim “La ilahe illallah” diye cevap verdi. Bunun üzerine Hasan (r.a.): “Bu ne güzel hazırlık! Fakat La ilahe illallah için bilinmesi ve uyulması gereken bir takım şartlar vardır. Ayrıca iffetli kadınlara iftira etmekten sakın” dedi. Hasan’a (r.a.) denildi ki: “İnsanlar La ilahe illallah diyen kimsenin Cennete gireceğini söylüyorlar. Ne dersin?” Hasan (r.a.): “Kim La ilahe illallah der ve onun hakkını verir yani gerekleriyle amel eder, onu bozucu şeylerden kaçınıp şartlarını hakkıyla eda ederse Cennete girer.” Vehb bin Münebbih’e “La ilahe illallah Cennetin anahtarı değil midir?” diye soran kimseye o şöyle cevap verir: “Evet. Fakat, her anahtarın dişleri vardır. Eğer dişli anahtar getirirsen kapı sana açılır. Anahtarın dişleri yoksa açılmaz.” (Buhari, Cenaiz: 1.)
İlim ehlinden nakletmiş olduğum bu sözler, bence bu zan ve şüphelere reddiye olarak yeterlidir. “La ilahe illallah” diyen salih bir kimse, sihir yapmak ve sihir ehlini doğrulamak, Allah’tan (c.c.) başkasının gaybı bildiğini iddia etmek, kafir ve müşrikleri dost edinmek, din ehliyle alay etmek, din adamlarını Rab edinmek, Allah’tan (c.c.) başkasına kurban kesmek, hakimiyeti Allah’tan (c.c.) başkasına vermek, Allah’tan (c.c.) başkasına dua etmek ve Allah’la (c.c.) kendisi arasında vasıtalar edinmek vb. şeyleri yaparsa “La ilahe illallah”sözü ona hiçbir şekilde fayda vermez.
Cahiller kendilerine delil olarak mücmel (kapalı) nasları alır, bunun yanında tamamen açıklanmış nasları terkederler. Bunların hali kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar edenlerin haline benzer.
Allah Teala bu çeşit insanlar hakkında şöyle buyuruyor: “Kitab’ı sana indiren O’dur. O kitabın bir kısmı muhkem ayetlerdir; bunlar Kitab’ın aslıdır. Diğerleri ise müteşabih ayetlerdir. Kalplerinde eğrilik bulunan kimseler, fitne çıkarmak ve (heveslerine uygun) tevilini yapmak için müteşabih olan ayetlere tabi olurlar. Oysa müteşabihin tevilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde yüksek dereceye erişmiş olanlar ise: ‘Biz ona inandık, hepsi de Rabbimiz katındadır.’ derler. Bunu, akıl sahiplerinden başkası düşünmez.” “Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi (bu yoldan) saptırma ve bize kendi katından bir rahmet bağışla; şüphesiz bağış sahibi olan yalnız Sensin.” “Rabbimiz! Geleceğinde şüphe olmayan Kıyamet Gününde insanları toplayacak olan muhakkak Sensin. Allah, elbette vaadinden dönmez.” (Al-i İmran: 7-9)
Ey Allah’ım! Bizi hakkı hak bilip, ona tabi olan ve batılı batıl bilip ondan sakınanlardan eyle.
Ey Allah’ım, Sen, Seni bildiğin gibisin. Benim haddim bilmediğimi bilmektir.
Rahman Sensin; Seni beni sevmen benim kendimi sevmemden daha sevimlidir bana. Rahîm Sensin ki, beni yokluğun ürpertisinden aldın, rahmetinin kucağında teselli ettin. Melîk olmasan Sen, ben beni nerede bulurum? Kuddûs olduğun için, şu toprak bedenin kara toprağa secdesiyle günahları aklarsın. Selâm olan Sen, beni benim ettiklerimden sâlim eylemek dilersin. Mü’min olmasan Sen, göz gördüğüne kanmaz, kulak duyduğuna inanmaz, kalp sevdiğine doymaz, ruh varlığına razı olmaz. Müheymin olan Sen, ümit kapılarını hep açık tutarsın. Ben kendimi ateşe atsam da Sen beni benden kollarsın. Azîz olmasan Sen, alçalan gönül nasıl yücelir? Cebbâr olmasan Sen, kirpik göze batar, dil damağı incitir, mızrap teli kırar, hâr güle ağır gelir. Mütekebbir Sensin ki, büyüklük yalnız Sana yaraşır; Sana karşı tekebbür eden zillete düşer. Hâlık olmasaydın Sen, yokluğun varlığa yüzü tutmazdı. Bârî Sensin ki, Senin sözünle ten cana yoldaş oldu, ateş suya sırdaş oldu. Musavvir olmasan Sen, yüzüm olmazdı yüzüme bakmaya. Gaffârsın ki, bağışlaman için bahane gerekmez; kapından eli boş dönülmez. Kahhârsın ki, ateş emrinle serinler, taş izninle yumuşar; takdirinle can tende konaklar, kudretinle ağaç çekirdeğe sığar. Vehhâb Sensin ki, vermek duygusunu vermekle zengin ettin beni. Rezzâk ol bana; rızkı Senden bilmekle rızıklandır beni. Fettâhsın ki; kalbimi hakka açtın, hakkı kalbimde çoğalttın. Alîm olmasan Sen, kimse bilmez bilmediğini, kimse bilmez bildiğini. Kâbıdsın ki, sabırla sınarsın sevdiğini ve seversin sabredeni. Bâsıtsın ki, celâlinden cemâline kapılar açarsın, göğsümü sonsuzluk vaadinle genişletirsin, darlandığımda rahmetini lûtfedersin. Hâfid olan Sen, kendini yücelteni alçaltırsın. Râfi’sin ki tevazû haline yücelik bahşedersin. Müzillsin ki, Seni tanımayan kör ve sağır sebeplere dilenci olur, Seni bilmeyen kendi varlığının ağırlığı altında ezilir. Muizzsin ki, Sana secde edeni aziz eylersin. Semî’sin ki suskunluğum ve dilsizliğim bile katında dua olur. Basîr olmasan Sen, göz gözü görmez, ışık kör kalır, karanlık karanlığa düşer. Hakem olmasan Sen, akıl hikmete aç kalır, hikmet yetim kalır, hükümler hükümsüz kalır, işler faydasız kalır. Adlsin ki, ahenk ve renk yerini bulur, düzen ve ölçü tamam olur, kalp ebedî ahenkten nasiplenir, ruh sonsuz adaletinle sevinir. Latîfsin ki güzellerin güzel yüzüne bakacak güzel gözleri yokluğun körlüğünden çıkardın. Habîr olmasan Sen, kim bilir ruhumun sessiz iniltilerini, kim dinler kalbimin ince sızılarını, kim söyler bana sonsuzluğun müjdesini, kim fısıldar kalbime ayrılığın çaresini? Halîmsin ki verdiğin ekmeğe nankörlük edenin rızkını kesmezsin, günahkâra pişmanlık fırsatı verirsin, inatla yoldan çıkanı tekrar tekrar yola çağırırsın, kapına gelip pişman olanı rahmetinle sarıp sarmalarsın. Azîmsin ki gökler azametinle yükselir, zerreler azametinin gölgesinde dolanır, denizler azametinle derinleşir, her nefes azametinin arşı altında alınıp verilir. Gafûr olmasan sen, bunca çok günahımı rahmetinin yanında itiraf etmeye dilim varmazdı, bunca çok unutmuşluğumu affına emanet etmeye yüzüm olmazdı. Şekûrsun ki, şükrümü arz ederken Sana yeniden şükür borçlanırım, minnettarlığımı söylerken yine Senin minnetin altında kalırım. Alî olmasan Sen, kimsede yücelik ve kemâl olmaz, kimsenin kimseye bakacak yüzü olmaz, ben günahkârının huzuruna gelmeye yüzü tutmaz, sevinmeye ve sevilmeye hakkım olmaz. Kebîr olan Sen, her secdemde küçült beni, cürümümün büyüklüğüyle değil irademin küçüklüğüyle hesapla beni. Hafîzsin ki, her yaprak Senin kudret eline düşmektedir, yitirdiklerim Senin hıfzına emanettir, ayrılıkları Sen vuslata çevirirsin. Mukît olmasan Sen, ekmek kimseyi doyurmaz, sular dudağı serin eylemez; kalbim kut ve gıdasını bulamaz, kaygılarım ve telaşlarım durulmaz. Hasîb olan Sen, beni bana bırakma, hesabımı eksik çıkarma, kefîl ol ihtiyaçlarıma, beni Sensiz bırakma. Celîlsin ki, taştan bile katı olan kalbimi vahyinin dokunuşuyla parça parça eyleyip gerçeğin kevserine göz göz pınar eylersin. Kerîm olan Sen, elimi elime verdin, elimde olanın hepsi Senindir, elimde olmayanı da verecektir elbet keremin. Rakîbsin ki, beni benden iyi bilirsin, kendimi kendime tanık eylersin, ancak başkaları gibi ayıplarımı yüzüme vurmazsın, beni kusurlarım yüzünden utandırmazsın. Mucîbsin ki, Sana söylemek bile gerekmez, Sana ihtiyacımı arz etmem Senin-hâşâ- hâlimi bilmeyişinden değildir; Sen sessizliğimde ve suskunluğumda da duyarsın beni, yokluğumu ve sevdiklerime uzaklığımı en güzel varlık ve vuslat duası bilip icabet eylersin. Hakîmsin ki, kelimelerin kalbine hikmeti Sen koyarsın; yoksa sözler anlamsızlığa yuvarlanır, kimse kimseye muhatap olmaz, söz dudağa değmez, dil avare kalır. Vedûdsun bana ki, beni kimse sevmezken Sen sevdin, sevdiklerime beni Sen sevdirdin; Seni sevmekle sevineyim, Seni sevenleri seveyim, beni sevenlere Seni sevdireyim.
Sual: Komşularım bana, (Seni görünce, bize uğursuzluk geliyor, işimiz hiç rast gitmiyor) diyorlar. Salı günü iş yapmayı uğursuz sayanlar vardır. Dinimizde uğursuzluk diye bir şey var mıdır? CEVAP Uğur, iyilik getirdiği sanılan şey veya belirti, hayır, iyilik, bereket. Uğursuz, kötülük ve zarar getirdiği sanılan şey. Uğursuzluk, bir şeyi veya bir olayı kötüye yorumlamak.
Bir şeyin, bir günün veya bir yerin uğursuz sanılması, Yahudilikte vardır. Hıristiyanlıkta da, 13 rakamının uğursuzluk getirdiğine inanılır. Dinimizde ise, bir şeyi uğursuzluğa yormak yoktur. Fakat, (Şu iş veya şu ev bana uğursuz geldi) gibi sözleri söylemekte mahzur yoktur. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Müslümanlıkta uğursuzluk [bir şeyi kötüye yorumlamak] yoktur.) [Mektubat-ı Rabbani 3/41] (Bir şeyi uğursuzluğa yorma, hayra yor! Sizden biriniz, hoşuna gitmeyen uğursuzluk zannettiği bir şey görünce, şöyle desin: "Ya Rabbi! İyilikleri veren, kötülükleri defeden ancak sensin. Lâ havle velâ kuvvete illâ bike.") [Beyheki] (Yumuşak muamele uğurluluk [iyilik], sert davranmak uğursuzluk [kötülük] getirir.) [Harâiti] (Uğuru [hayrı] ve uğursuzluğu [şerri] en çok olan uzuv dildir.) [Taberani] (Kötü huy uğursuzluk getirir.) [Taberani]
Eskiden, Arabistan'da yolculuğa çıkarken, bir kuş uçururlardı. Kuş sağa uçarsa, uğurlu sayıp, yola devam ederler, kuş sola uçarsa, uğursuz sayıp geri dönerlerdi. Peygamber efendimiz bunu yasaklayıp buyurdu ki: (Kuşlara dokunmayın, yuvalarında kalsın!) [İ. Maverdi]
Hazret-i İkrime anlatır: Bir kuş ötüp geçtiğinde, oradakiler yorumda bulundular. İbni Abbas hazretleri de, (Hayra da, şerre de alamet değildir) buyurdu. Bir olayı hayra yormakta ise mahzur yoktur. Çünkü Peygamber efendimiz, gördüğü şeyleri hayra yorardı. Hiçbir şeyi uğursuz saymazdı. (İ. Ahmed)
Safer ayı ve uğursuzluk Sual: Safer ayının uğursuz olduğu, bu ayda bela ve musibetlerin geldiği doğru mudur? Başka hangi ay ve hangi gün uğursuzdur? CEVAP Safer ayı ile diğer ay ve günlerin uğursuz olduğu doğru değildir. Dinimizde uğursuz gün veya ay yoktur. Mektubat-ı Rabbanide bildiriliyor ki:
Günlerin uğursuzluğu, âlemlere rahmet olan Muhammed aleyhisselâmın gelmesi ile bitmiştir. Uğursuz günler, eski ümmetlerde vardı. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Günler, Allah’ın günleridir, kullar da, Allah’ın kullarıdır.) [1/256]
Yani, Allahü teâlâ kulu da, günleri de, ayları da uğursuz olarak yaratmadı. Kul, dinimizin emrine uymayıp uğursuz şeyler yaparsa, uğursuz kimse olur. Bazı günlerde kötü şeyler yaparsa, o günler ona uğursuz gelmiş olur. Çarşamba uğursuz değildir Sual: Bazı günlere uğursuzluk var deniyor. Mesela Eyüp aleyhisselama bela geldiği gün Çarşamba olduğu için, o gün, kan alınmasının, hasta ziyaret etmenin ve tırnak kesmenin yasak olduğu söyleniyor. Çarşamba günü uğursuz mudur? CEVAP Bir şeyin, bir günün veya bir yerin uğursuz sanılması, Yahudilikte vardır. Hıristiyanlıkta da, uğursuzluklar vardır. Mesela Hıristiyanlar,13 rakamının uğursuzluk getirdiğine inanırlar.
Dinimizde uğursuz gün olmadığı gibi, uğursuzluk diye bir şey yoktur. İmam-ı Gazali hazretleri, (Uğursuzluğa inanmak şeytandandır) buyuruyor. Hazret-i İkrime de bildirir ki:
Resulullah, gördüğü şeyleri hayra yorar, hiçbir şeyi uğursuz saymazdı. (İ. Ahmed) İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki: Günlerin uğursuzluğu, âlemlere rahmet olan Muhammed aleyhisselamın gelmesi ile bitmiştir. Uğursuz günler, eski ümmetlerde vardı. Hiçbir gün, başka günlerden üstün değildir. Cuma, Ramazan ve diğer mübarek günler, İslamiyet üstün tuttuğu için üstündür. Ruhul-beyan’da, Tevbe suresi, 37. âyetinin tefsirinde diyor ki: (Resulullah teşrif edince, günlerin müminlere uğursuz olmaları kalmadı.)
(Uğursuzluğa inanan bizden değildir.) [Bezzar, Hadika] (Uğursuzluk düşüncesinin, kendisini, ihtiyacı olan bir işi yapmaktan alıkoyan kimse, Allah’a şirk koşmuş sayılır.) [İ. Ahmed]
Dinimizde uğursuz gün yok ama, uğurlu sayılan mübarek gün ve geceler vardır. Bunlar mübarek diye, ötekilere uğursuz demek yanlış olur.
Çarşamba ve Cumartesi hacamat yaptırmak mekruhtur. Bir rivayette de Cuma günü de kan aldırmak mekruhtur. Mekruh olması, bu günlerin uğursuz gün olduğunu göstermez.
Cumartesi günü oruç tutmak mekruh, bir rivayette de Cuma günü de oruç tutmanın mekruh olduğu bildirilmiştir. Cuma ve cumartesi günü oruç tutmak, mekruh olduğu için, bugünlere uğursuz denmez. Bayram günleri de oruç tutmak haram olduğu için uğursuz denmez. Allahü teâlâ uğursuz gün ve uğursuz ay yaratmamıştır. Yarattığı hiçbir şey de lüzumsuz değildir.
İbni Abidin hazretleri, kendi zamanında Pazartesi, Çarşamba ve Cumartesi günleri hasta ziyareti yapılmaması şeklinde bir âdet olduğunu, bu âdete uymanın mahzuru olmadığını bildiriyor. Bu ifade, bu günleri hasta ziyaret etmenin uğursuz olduğunu göstermez. Halkın âdet ettiği şeylerin aksini yaparak tepkiye sebep olmamalı deniyor. Bu her zaman böyledir. Mesela saksağan, kumru, bülbül gibi kuşlarının eti helaldir. Ancak bunların etlerini yiyenlerin bir belaya tutulacakları bazı bölgelerde halk arasında söylenti haline geldiği için yenmemeleri iyi görülmüştür. Bunun gibi Urfa’daki balıklı gölün balıklarını yiyen ölür deniyor. Böyle şeyleri yememek iyi olur.
İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(İnsan, şu üç şeyden kurtulamaz: Uğursuzluk, su-i zan ve haset. Su-i zan edince, buna uygun hareket etmeyin. Uğursuz sandığınız şeyi, Allaha tevekkül ederek yapın. Hased ettiğiniz kimseyi hiç incitmeyin!) [Beyheki]
(Bir şeyi uğursuz sayan, ona itibar etmesin ve işinden geri kalmasın!) [Taberani] Uğur ve uğursuzluk Sual: Eve yarasa girmesi uğursuzluk mudur? Şu iş bana uğurlu veya uğursuz geldi demek caiz midir? CEVAP Uğursuz demek caiz değil, uğursuz geldi demek caizdir. Mesela 13 sayısı uğursuz bir sayıdır demek, kara kedi görmek uğursuzluk getirir demek, caiz değildir. Fakat, bir şeyin bize uğursuz geldiğini söylemekte mahzur yoktur. Mesela yeni bir mahalleye taşınan birisinin, "burası bana uğursuz geldi, buraya taşındığımızdan beri başıma gelmeyen iş kalmadı" demesinde mahzur yoktur. Bir hadis-i şerif meali: (Bir şeyi uğursuzluğa yorma, hayra yor!) [Beyheki]
Uğur, iyilik getirdiği sanılan şey veya belirti, hayır, iyilik, bereket demektir.
Uğursuz, kötülük ve zarar getirdiği sanılan şeydir. Yahudiler ve Hıristiyanlar, uğursuzluk var sanıyorlar.
Uğursuzluk, bir şeyi veya bir olayı kötüye yorumlamaktır. Dinimizde uğursuzluk yoktur. Eve yarasanın girmesi uğursuz değildir.
Sual: Birçok mailde, bu maili, şu kadar kişiye gönderin gibi ifadeler oluyor. Özellikle bayanlar arasında çok rağbet görüyor. Mesela deniyor ki:
1-Gönderirseniz bir mucizeyle karşılaşacaksınız, göndermezseniz başınıza şu felaketler gelir.
2- Şehitlerimiz için Fatiha zinciri oluşturuyoruz, bu maili alan herkes 3 Fatiha okusun ve bu maili 3 kişiye göndersin.
3- Yakında bazı mail adresleri paralı olacak, ancak bu maili şu kadar kişiye gönderirseniz o zaman sizinki ücretsiz olacak.
4- Resulullahı rüyada gördüm bunu herkese duyurun. Duyuran şu nimetlere kavuşur, inanmayan belalara maruz kalır.
5- Bu mail 13 kişiye gönderilirse 13 gün sonra murada kavuşulur. Gönderilmezse başa şu belalar gelir.
6- Bu maili şu kadar kişiye göndermek milli ve dini bir davadır. Göndermeyen bizden uzak olur.
7- Bu maili herkese gönderip, linkteki ankete katılmazsanız vebal altında kalırsınız. Böyle mailleri herkese göndermek mi gerekir? CEVAP Hayır. Bunları göndermemekle kimse vebal altına girmez. Aksine, göndererek bunlara alet olmak, bizi vebal altında bırakabilir. Milli ve dini dava denen mailleri çok kimseye göndermekle, kimse yapacağı işten vazgeçmez. Anketler de böyledir.
Bunların hepsinde, çeşitli menfaatler veya art niyetler vardır. Özellikle dini içerikli olup, göndermezseniz başınıza felaketler gelir denen mailler, misyonerlerin daha önce mektup yoluyla yaydıkları Şeyh Ahmet Vasiyetnamesi türünde hurafelere benziyor.
Mucizeyle karşılaşacaksınız diye gönderilen maillerin ne kadar cahil kişiler tarafından yazıldığı meydandadır. Mucizeler, sadece Peygamberlerde görülür. Mucize kelimesini başka anlamda kullanmak yanlıştır.
Fatiha zinciri oluşturuyoruz demek de uygun değildir. Herkes istediği kadar okuyabilir. Okumak ve insanlara göndermek için, belli bir sayı tayin etmek, bid’atlerin ortaya çıkmasına ve yayılmasına sebep olur.
Herkese gönderin denen bütün bu maillerde, siyasi veya maddi menfaatler de vardır. Bu tür mailleşmelerle, mail adreslerinin reklamı yapılıp, spam mail arayanlara, mail adresi de bulunmaya çalışılıyor. Mesela, bir mail adresinin 10 Ağustos 2005’te ücretli olacağı söylendi, ücretsiz kullanmak için, bu maili şu kadar kişiye gönderin dendi. Bu tarih geçtikten sonra her sene, aynı mailler, farklı tarihler verilerek gönderilmeye devam ediliyor. Bunların da yalan olduğu ve altında çeşitli menfaatlerin olduğu meydandadır.
Bu tür mailleri hiç kimseye göndermemeli, hemen silmeli, imha etmelidir. Sözümüzü kabul edecek biriyse, bize göndereni de ikaz edip bunlara alet olmamasını söylemelidir!
Bilindiği gibi, peygamber efendimiz hz. Muhammed Mustafa sallalahü aleyhi vesellem'in ism-i şerifi en çok, hadis-i şerifleri bir araya toplayan Kütüb-ü Sitte'de geçmektedir. [b]Onlarca ciltlik bu hadis külliyatını bir bir gözden geçirdiğimizde göze ilk çarpan durum, O'nun -SallAllahü aleyhi vesellem'in- isminin her geçtiği yerde (S.A.V). kısaltması yerine SallAllahü aleyhi vesellem tabirinin her seferinde bazen bir sayfada takriben on defa tekrarlanmış olması...Orada şöyle bir not da düşebilirlerdi: 'Külfetine binaen, (S.A.V). kısaltmasını kullanıyoruz, siz bu kısaltmayı her gördüğünüzde onun açılımını telaffuz etmekten üşenmeyin.' Böyle denmeyip bahsettiğimiz gibi davranmaları bize bir mesaj veriyor olmalı. Böylece bir hadis-i şerifte de geçtiği gibi, yeryüzünün en cimri insanı olmaktan kurtulmuş oluyorlar. Peygamber Efendimiz SallAllahü aleyhi vesellem, adının anıldığı yerde O'na salat-ü selam getirmeyenleri insanların en cimrisi olmakla uyarmaktadır. Bu konuda ikaz mahiyetinde daha bir çok hadis-i şerif mevcuttur. Bu hadislerden de önce bu mevzuda bize rehber olması gereken hakikat, bir ayette de geçtiği üzre, O'na -sallalahü aleyhi vesellem- Allah'ın ve meleklerin salat-ü selam getirmekte oldukları realitesidir.
Bu gerçeklere istinaden, bir kıyas yapacak olursak, Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa Sallallahü aleyhi vesellem’e getireceğimiz salat-ü selam’dan daha az önemli olmayanbirbirimizle selamlaşmamızı da lütfen 'sa'lara ve 'as'lara mahkum etmeyelim. 'selamun aleyküm'deki asaletle 'sa'daki duruş bir mi? Birbirimizi selamın en güzel şekliyle selamlamamız rabbani bir emirken… "İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yerine getirdiğiniz taktirde birbirinizi seveceğiniz bir şeyi size haber vereyim mi: Selamı aranızda yayınız." (hadis-i şerif).
Yaymamız istenen selam, 'sa'larla değil, ancak "selamun aleyküm", "es-selamü aleyküm" veya "es-selamü aleyküm ve Rahmetü’l-lahi ve berakatüh"lerle mümkündür, e-mail ortamında da olsa... Bir müsteşrik'in de itiraf ettiği gibi yeryüzünde şu bizlerin selamlaşma şeklinden daha yaygın insanlararası iletişimi beynelmilel çapta sağlayan bir tabir mevcut değildir. Onun daha da yaygınlaşmasına ayet ve hadislerdeki tavsiyeler muvacehesinde katkıda bulunmamız konusunda Rabbimizin yardımını niyaz ederiz.